23 Kasım 2007 Cuma

Neden?




Bazen öle şeyleri sorguluyor ve öyle şeylere kafa yoruyorum ki “yahu bu insan/lar neden bu kadar depresif?” diye sorgulayıp kızdığım insanlardan hiçbir farkım kalmıyor... Farkımın kalmadığını düşündüğüm an ise gerçekten depresif bir hale giriyorum... Peki, ne bu sorguladığım şeyler? Aslında her “depresif” sıfatını başına koyduğum insanın düşündüğü tarzda şeyler. Genellikle “neden?” ile başlayan sorular... Ama hiçbir zaman “Neden ben?” demem, henüz o kadar kör olup çevreyi, diğer insanları görmeyen biri olmadım. Her zaman, en azından mümkün olduğunca halime şükretmesini bilen biriyim. Benim “Neden?” sorularım kıyas içermeyen direk benle ve haliyle çevremdeki insanların “bende” olanlarıyla ilgili. Mesela en çok sorduğum “neden”li sorulardan biri “Neden aynı anda her şey güzel olmuyor?” sorusudur... Gerçekten nedendir bu? Hoş böyle düşünmemin yanında insanın hayatında her zaman çözmesi gereken sorunların olması gerektiğine de inana biriyim. Olmalı, çünkü o zaman “güzel”in değerini anlıyor insan. Ama tüm bunların yanında yine de “neden?” demek istiyorum. Hatta “neden?” diye haykırmak istiyorum. Çünkü yoruluyorum... Yorulmam bir tarafa yorulduğum için yoruyorum da... Halbuki bu hakkım mı? Değil... Ama birilerinin veya bir takım olayların beni yorması “haklı” bir durum mu? Değil... Ee nasıl çıkılır bu durumun içinden? Ya da içinden çıkılmayacak bir durum için iç dökmek adına yazılan bir yazı ne kadar mantıklı? Ya da bu eylem de “neden” mantık arıyorum? Yazının geneline bakınca kafası karışık bir insan profili çıkıyor ortaya biliyorum ama bu kafası karışıklık değil, tamamen bir isyan, bir tepki...
Evet, tepkiliyim ve evet isyan ediyorum. Kimse yaşamasın bu ruh halini ne ben, ne sevdiğim bir başkası. Hatta ve hatta nefret ettiğim bir insan bile...
Sorunlar olsun ama her biri kolay birer test olsun ve mümkünse tek soruluk olsun. Tek soruyu güzele düşünüp yanıtlayalım. O sorunu aşalım, tatile girelim sonrasında yeni bir sorun gelsin. Ama var olan mutluğu da kirletmesin bu “hayatın sınama soruları”...
Çok mu şey istiyorum?
I-ıh sanmıyorum...


-2005-

18 Kasım 2007 Pazar

ÖLÜM BİZİ ÇAĞIRIR...



Yine bir gün başlıyordu. Anlamsız koşuşturmaların yaşanacağı, gereksiz insanların görüleceği bir gün... Yine sahte bir gün... Her sabah olduğu gibi saatini 10dk öncesine kurmuştu. Bu 10dk tuvalette aynanın karsısında geçireceği 10dk içindi...
Kalktı, tuvalete gitti soguk suyla yüzünü yıkadı ve kendine bakmaya basladı. Kendi gözlerinin icine bakıyordu... Kendi gözlerinin icindeki hüzne... Sonra kendini incelemeye basladı... Eskiden kendini çok guzel buluyordu. Guzel ama yalnız... Evet, bu iki kelimeyi her zaman birlikte dusunuyordu... Bu güzelliğinin ona yalnızlık getirdiğini dusunuyordu... Kısa bir sure geçmişe daldı, gözlerini kapadı, hala aynanın karsısındaydı. Guzel şeyler hatırlamaya çalıştı. Dostlarını, ailesini... Geçmişine dair guzel olan her şeyi... Sonra gözlerini açtı ve yine kendine bakmaya basladı. Aynadan kendine bakarken gözleri doldu. Acıyordu kendine...Eskiden canlı canlı,yeşil yeşil ışık saçan gözerinin feri gitmişti.Artık bos ve sönük bakan ,altları halka halka morarmış gözelere sahipti...Ağlamaya başladı... Belli bir müddet orada öylece agladı...Sanki o dakika hayat durmuştu,her şey bos geliyordu...
Kendine geldi, yüzünü yıkadı ve giyinmek üzere odasına geçti... Dolabından çıkardığı siyah kotunun usutune siyah kazağını giydi ve makyajını yaptı. Artık hazırdı, çıkabilirdi... Kapının önüne geldi. Son bir kez bir şey unutup unutmadığını düşündü. Son kez yeni bir güne başlamanın verdiği sıkıntıyla derin bir nefes alıp evden çıktı...
Apartmandan çıktı ve Beşiktaş’taki otobüs durağına doğru yürümeye basladı. Yanından gecen bir çocuğa ve babasına odaklanmıştı. Çocuk babasının kucağındaydı. Onlarla aynı tempoda yurumeye basladı, adeta inceliyordu. Aklına kendi babası geldi... Ne kadar cok zaman geçmişti onu kaybedeli... Sonra bir an annesi geldi aklına “ne yapıyordur acaba?”diye dusundu...Sonra adımlarını hızlandırdı,baba ve kızından uzaklaştı...bu düşüncelerden kurtulmalıydı...
Babasını daha 17 yasındayken kanserden kaybetmişti... Yıllarca yurt dışında olan babasını yılda ancak 1–2 defa gorebiliyordu... Türkiye’ye döndükten kısa bir sure sonra da kansere yakalanan babasını kaybetmişti. Annesi ise babasının ölümünden sonra uzun bir sure kendine gelememişti. Ve iki yıl sonra da baska biriyle evlenmişti. O ise;o yıl üniversiteyi kazanıp bir arkadaşıyla eve çıkmıştı ve önceleri ara ara görüştüğü annesiyle belli bir müddetten sonra hiç görüşmemeye başlamıştı...
Otobüse bindi ve ise doğru yola çıktı... Otobüsteki insanları inceledi... Herkes ne kadar da yorgun gözüküyordu... Ağlayan bir suru bebek vardı otobüste ve bu onun sinirini iyiden iyiye bozuyordu... Daha sonra otobüsün durduğu duraklardaki insanları incelemeye basladı... Herkes bir koşuşturma içerisindeydi...”Hayat ne kadar bos”diye dusundu kendi kendine...
İs yerine gelmişti... Herkese gülümseyerek “Günaydın” dedi,halbuki bu hiç icinden gelmiyordu. Kimsenin suratına bile bakmadan sadece masasına geçip yapması gerekeni yapıp,oradan çıkıp gitmek istiyordu...İnsanlarda ona gülümsemişti ama sahte oldukları her hallerinden belliydi...Ne zaman dürüst,içten olmuştu ki zaten insanlar ona karsı...
Yıllar boyunca hayal ettiği iste çalışıyordu. Bu isteği icinde oldukça çabalamıştı zamanında. Dergini müzik editörü olana kadar epeyce çalışmış, uğraşmıştı. Genç yasına rağmen cok iyi ve istediği bir konuma gelmişti...
1 haftadır uğraştığı yazıyı ancak yeni bitirebilmişti. Carcass adlı bir grupla ilgili yazı hazırlamıştı... Bunu yazmak onun icin hiçte kolay olmamıştı. Yine geçmişine donmuştu bu yazıyı hazırlarken.
Bu aralar herkesin, her şeyin üstüne geldiğini dusunuyordu. Hiçbir şekilde kendini bulunduğu yere ait hissetmiyordu. Severek çalıştığı isten bile çıkmak icin dakikaları sayar olmuştu... Arada bir etrafına, insanlara bakıyordu. Göz göze geldiği insanlar yine sahte gülümsüyorlardı ona... Eskiden sık görüştüğü is arkadaşlarıyla artık hiçbir paylaşımımı kalmamıştı. Sadece arada bir sigara içmek icin ofisin dışına çıktığında bir iki muhabbet ediyordu, hepsi o kadar...
Mesaisi bitmişti ve eve donuyordu tekrar, otobuse bindi. Her aksam eve dönerken otobüste dikkatini çeken bir adam vardı. Bu ona eski sevgilisi anımsatıyordu... Onun gibi upuzun saclara ve renkli gözlere sahipti. Bir kaç kez de telefonla konuşmasına denk gelmişti, konuşması bile neredeyse aynıydı... O adamı görmek hem cok hoşuna gidiyor hem de icini bir acı kaplamasına neden oluyordu...
Erkek arkadasını yalnızca 1,5 yıl önce kaybetmişti. Cok guzel bir ilişkileri vardı ancak erkek arkadaşının bir takım psikolojik sorunları vardı. Ayrılıkları büyük bir kavgadan ötürü olmuştu ve bunun üzerine erkek arkadaşının intihar etmesiyle her şey bir daha başlamama üzere sona ermişti... Onun bileklerini kesmiş vaziyette evlerinin salonunda yatan cansız bedenini hatırladıkça kendi hayatına da son vermek istiyordu... Bu hiç bir zaman unutamayacağı bir sahneydi onun icin. Zaten sorunlu olan hayatı onunda gitmesiyle tamamen mahvolmuştu...
Eve girdiğinde kapının karsısındaki boy aynasından kendini gördü ve o an fark etti ki artık kendini görmekten korkuyordu... Her zaman yaptığı gibi salona geçti ve belli bir müddet bos oturdu... Eskiden geçirdiği Cuma günlerini anımsadı. Sanki bir acelesi varmışçasına eve gelir, giyinir arkadaşları ve erkek arkadaşıyla direk Taksim’e, Kadıköy’e, Ortaköy’e giderlerdi...
Bunları dusunurken gülümsediğini fark etti ve dışarıya çıkmaya karar verdi. Eskisinden tek farkı acele etmiyor olusuydu,her şeyi sakince yapıyordu.. tam kapıdan çıkarken dondu ve aynaya baktı... Ne kadar da güzeldi yine... Aynaya bakarken bir an yanında erkek arkadaşının siluetini görür gibi oldu. Tüyleri ürperdi... Ama onu kaybettiğinden beri arada bir oluyordu bu... Alışmıştı...
Beşiktaş’taki evinden Taksimce gitmek üzere dolmuşlara doğru yurumeye basladı. Saat gece 11 olmuştu. Sokaklar ıssız ve sakindi... Bu halini cok severdi, insanlara tahammülü kalmamıştı çünkü artık...
Taksim’e geldiğinde saat on biri yirmi geçiyordu. İstiklal her Cuma olduğu gibi yine cok kalabalıktı. Meydandan Tünel’e dogru yuruyen insan sayısı; meydana dogru gelenlerden oldukca fazlaydı. Tunel’e dogru yurumeye basladı. İnasan surusunun icinde bogulacak gibi hissetti kendini. Direk bir ara sokaga girdi. Sokak cok bos ve ıssızdı... Bir an sokagın sonunda duran bir adam gordu. Otobuste hergun gördüğü kişiye çok benziyordu adımlarını hızlandırdı, o mu değil mi diye bakmak istiyordu. Tam o an adam ona dogru dondu... O sırada bayılacak gibi oldu çünkü gorduru adam aynı sevgilisiydi... Otobusteki adamdan bile daha cok benziyordu... Dizlerini bagı cozuldu, olduğu yerde kaldı. Ve adam hızlı adımlarla uzaklasmaya basladı. Takip etmek istedi ama yapamadı. Birsey onu engelliyordu sanki ve korkuyordu...
Tekrar İstiklal’e cıkıp yurumeye basladı.Gordugu kisiden dolayı cok etkilenmisti. Sanki gercekten sevgilisiydi..Bakısları,hızlı hızlı yuruyusu...Ve hatta kıyafetleri ve sırtındaki santası bile...Dusunmemek icin zorladı kendini...
Eskiden cok gittigi ama sevgilisinin olumunden sonra hic gitmedigi mekana, X'e gitmeye karar verdi... Oraya gitmemeye yemin etmisti. Ancak bugun birsey,bir guc ona sevgilisi yanındaymıs gibi hissettiriyordu. X'e girdiginde oranın ne kadar degismis oldgunu gorup hayal kırıklıgına ugradı. Dekorasyon tamamen degismisti. Eskiyi hatırladı... Herkesin birbirini tanıdıgı buyuk ama ev gibi sıcak bir ortamdı... Sadece iki sey sabit kalmıstı calan muzikler ve mekânın adı...
Kendine bir kose buldu ve oturdu, hangi koseye baksa sevgilisiyle kendisini hayal ediyordu...O kadar cok anıları vardı ki burda...Birasını soyledi ve mumkun oldugunca insanlara bakmadan ,orda yalnızmıscasına hissetmeye calıstı...SAdece o ve sevgilisi...Gozlerini kapadı,basını oturdugu kosede duvara yasladı ve birasından bir yudum aldı. Hersey istedigi gibiydi sadece muzige ve sevgilisine odaklanmıstı...
9. birasına gelmisti ve hafiften sarhos olmaya basladıgını hissetti. Daha cok icmemeye karar verdi ama daha sonra kapanısı sevgilisinin ruhu serefine vodkayla yapmaya karar verdi... İkisi de visne-vodkayı cok severdi. Vodkayı icerken iyiden iyiye sarhos olmaya basladıgını hissetti. Birden Opeth-Face Of Melinda parcası calmaya basladı. O an gozleri doldu,bu ikisinin en cok sevdigi parcaydı...Butun gece yanında hissettigi sevgilisinin aslında ne kadar da uzakta oldugunu hatırlattı bu parca ona...
Elinde vodkası, fonda o sarkı bos gozlerle camdan dısarıya bakıyordu. Ve iste o an yine o adamı gordu... Ordaydı... Tam karısında, camın dısarısında... Hayal gordugunu dusundu onca, alkoldendir dedi... Ama bunları dusunerek sadece kendini kandırıyordu... çünkü gordugu adam hayal olamayacak kadar gerçekti... O uzun saclar,o kıyafet...Herseyiyle sevgilisini son gordugu gibiydi...”Bu guzel saclar kimsede olamaz” diye dusunurdu hep ama iste karsısında duruyordu. “Bu o!” dedi icinden...”Bu o!”...Ölmemis dedi... Ama kendi gozleriyle gormustu yerde yatan cansız bedeninin...
Bir an hicbirsey dusunmeden masasından kalktı ve kapıya dogru yurumeye basladı. Bir kapnın dısındaki adamı goruyordu,bir de 1,5 yıl once sevgilisini son gorusunu,yerde yatan cansıız bedenini dusunuyordu...Ama daha sonra onun olumunu aklından sildi ve gormus olduğu adama dogru yurumeye basladı. Ama adam da aynı anda arkadasını dondu ve hızlı adımlarla uzaklasmaya basladı. Adamı yakalamak kosar adımlarla yurumeye basladı hatta bir muddet sonra kosmaya da basladı. Ama hicbir sekilde ona yetisemiyordu. Bir ara adam bir ara sokaga girdi. O da sokaga girdi ama artık adamı goremiyordu. Sokakta biraz daha ilerledi ama adam yoktu...
Bir binanın onundeki merdivenlere oturup aglamaya basladı. Deli gibi aglıyordu...Basını iki elinin arasına almıs aglıya aglıya sevgilisinin adını sayıklıyordu. Bir ara basını kaldırdı ve hemen karsısındaki binanaın onunde yine o adamın durdugunu gordu. Gozlerine inanamıyordu ... Sadece 4-5 adım otesindeydi...Ve emindi bu oydu!..Ama nasıl...
Oturdugu yerden kalktı ve adama dogru yurumeye basladı. Alkolun etkisiyle dogru duzgun yuruyemiyordu. Adam bir an yine hızlıca uzaklasmaya basladı. Arkasına bile bakmıyordu. Bir ara sokaga girdi yine... O da arkasından girmisti ama yine goremiyordu onu... sokakata dumduz yurumeye devam etti. Ama karsısına sadece bir duvar cıktı. Cıkmaz sokaktaydı...Bir muddet bos bos duvara baktı. Arkasını donmeye korkuyordu... Nerede oldugunu bilmiyordu...Sarhoslugun,ortamın,muzugin ve anıların etkisiyle buralara kadar yurudugunu dusundu...Nasıl geri donecekti?
Arkasını dondugu an bayılacak gibi oldu... Bir saattir kovaladıgı adamla burun burunaydı... Korkudan bir iki adım geriye cekildi. Konusamıyordu, sadece aglıyor ve adama bakıyordu... Bu oydu, bu sevgilisiydi... Nasıl olduğu hakkında hic bir fikri yoktu ama o olduguna emindi...
Direk sevgilisine sarıldı, onu opmeye,daha da sıkı sarılmaya basladı. Ama sevgilisinden hic bir tepki yoktu... O ise sevgilisine sarılmaya, onu opmeye devam ediyordu... Peki neredeydi 1,5 yıldır...
Sevgilisinden uzaklasarak; onun suratına, donuk bakan gozlerine bakmaya basladı... Sormak istedi bunca zaman nerede oldugunu, sarılmak istedi ona tekrar tekrar. Ama hic bir sey yapamıyordu. Adeta vucudu felc gecirmisti... Uzunce bir muddet daha ona baktı. Sevgilisi ise hic birsey soylemiyor ve olduğu yerde donuk bir vaziyette ona bakıyordu. Daha sonra elini uzattı ve agzından su sozler cıktı “Benimle gel...”
Kulagında bu sozler yankılanıyordu “benimle gel, benimle gel...” O an bası donmeye basladı gozleri karardı... Bir yere tutunmaya calıstı... Gozlerinin onundeki sevgilisini artık bugulu bir sekilde goruyordu... Daha fazla dayanamadı ve kendini bıraktı...
Gozlerini actıgında kendini bir mezarlıkta buldu...Anlam verememisti.Kafasını toparlamaya calıstı..Yasadıkları,gordukleri ruya mıydı..? 10–15 metre otesinde bir cenaze vardı... Hemen hemen butun is arkadasları ordaydı. Annesi de ordaydı ve herkes aglıyordu... Oraya dogru yurumeye basladı, ne oldgunu anlamaya calısıyordu. O sırada birisi kolundan tuttu. Donup baktı ve kolundan tutan sevgilisiydi...
İyice korkuya kapılmıstı. Hic birseye anlam veremiyordu. Sevgilisine soru soran gozlerle baktı. Sevgilisi ise hicbirsey soylemeden mesarı isaret etti. İnsanlar dagılmaya baslamıstı. Herkes annesine bas saglıgı diliyordu...Belli bir muddet sonra sadece annesi kalmıstı.. Annesinin yanına gitmek istedi ama sevgilisi yine izin vermedi...
Annesi de mezardan uzaklasıyordu...Onlara dogru yuruyordu.. Kızının onun geldiğinde durdu geriye donup mesara baktı ve aglıyarak uzaklastı...Ama kızını gormedi bile.. Yoksa gormemezlikten mi gelmisti...Anneside gittikten sonra sevgiliis onun elinden tuttu,alnından optu ve mezara dogru yurumeye basladılar...
Mezarın yanına geldiklerinde sevgilisi onu bıraktı ve mezara bakmasını isaret etti..Mezar tasına bakınca gozlerine inanamadı...Kendi adı yazıyordu. Gozleri doldu,her sey saka olmalıydı...Ruya olmalıydı...olduğu yere oturuverdi... Sevgilisi tekrar yanına geldi ve omzuna dokundu...”Artık hic ayrılmayacagız sevgilim...”

24/04/02-04:04

SESLİLER... SESSİZLER... BEN... TANRI...


SESLİLER...
A...
Hayatıma nasıl oldu da girdi hiçbir fikrim yok... İyi ki de girdi... Hani olur ya bazen insan “yeter!” der, hatta Tanrı(?)ya bile söylenir... Ama asla alınganlık yapmayan güzel Tanrı insana isyan etmemesi gerektiğini yine güzel bir şeyle göstermek ister. “İsyan etme! Sadece güzellikleri görmeye çalış!” der... İşte “A” o’dur... Hiç ummadığım anda hayatıma giren girişiyle beraberinde bir sürü şey getiren... Dinler, anlar, anlatır... Yer yer o’nu kırarsın, kırdığın için parçalanırsın... Yer yer de o seni kırar ama sonuç hep aynıdır: “gerçek sevgi”... Hissedersin bu “gerçek sevgi”yi ama hissettiğin gerçekten gerçek mi hep şüphe edersin। Ve hissettirmeye çalışırsın “gerçek sevgi”ni, gerçekten hissettiğin için ama hisseder mi hiçbir zaman bilemezsin... Ama “A”nın en güzel yanı beraberinde de bir sürü “SESLİLER” getirişidir... “SESLİLER” “SESLİLER”i çekiyor mu acaba? Belki de yazıp da bitiremeyeceğim tek harfsin...

E...
Belki de en çok kahrımı çeken o’dur... En iyi halimi de bilir, en kötü halimi de... Ağlarken yanımdadır, gülerken de... Hayatında belki de benden daha önemli bir şey yoktur... Hatta hayatıma o’ndan daha önemli kişi(ler) girdiğinde pişmanlık duyduğumdur... Ama bilir ki o da benim için çok önemlidir... İpek hep meşguldür, İpek hep yoğundur, İpek’in kafası hep doludur ve karışıktır... Bundan dolayı “ihmalkar”dır ama bir tek o bilir ki bu “ihmalkar”lık değil sadece “ihmalkar”lık görüntüsüdür... Gerçek sevgi gösterilen değil hissettirilendir... Ve bunu bilen nadir kişilerdendir... Bir 10 yıl daha!

I...
Bundan 2 sene kadar önceydi. Hakkında hiçbir fikrim olmayan hatta genelde mesafeli durduğum kişiydi. Mesafeliydim çünkü öyle olmam gerekiyordu. Belki onun tavrından belki de "konumlar"dan... Ama hayat değil mi işte bir gün bir yerde o mesafeleri yok ediyor. Belki de yine güzellikleri göstermek isteyen Tanrı’nın işidir bu da... Hayatımda büyük yer kaplayan ender kişilerdendir “E” de... Sen de iyi ki varsın... Ama benim için hep soru işareti olacaksın... Çünkü “var”lığında “yok”luğunda bir zaman zaman....


O...
“O” karışıktır, “O” tedirgin eder insanı... Bilemezsin, anlayamazsın davranışları ve hareketleriyle neyi kastetmeye çalıştığını... Hayat sadece o’nun etrafında mı dönsün istiyordur ya da kendince bir koruma içgüdüsü müdür? Hep karışıktır, her gün daha da karışır... Yine de “SESSİZLER”e giremeyecek kadar iyidir, “SESLİLER”e girmesi gerekenlerdendir. “O” hep bilir... “O” hep tahmin eder... Ama “O” her zaman bilemediğini ve tahmin edemediğini asla bilemeyecektir...

SESSİZLER...
B...
Hayatı boyunca “SESSİZLER”e mahkum olacak kişidir. İçinde her daim görmeye çalıştığım “SESLİLER” kırıntısını hiçbir zaman bulamayacağım kişidir. Mutsuzdur ve mutluluk nedir bilmez... Belki de bilmeyi istemez... Mutluluğun kendi içinde olduğunu anlatmaya çalıştığında anlamaz ya da anlamamakta diretir. Kim bilir belki de mutluluk korkunç geliyordur... Haksız da sayılmaz... Mutluluk bazen gerçekten de korkunç oluyor... Olmuyor mu? Ama en kötüsü ise mutlu insan(lar)a tahammül edemiyor oluşudur. Umarım ki “biz”lerin bulduğu Tanrı’yı o da bulur

C...
Anlayamadığım insan modellerinden biridir... Her şeyin kendinde olamayacağını anlayamayan ve mutlu insan görmekten nefret edendir. Rahatsız etmeyi ve rahatsız olmayı görmekten ötürü mutludur. “Kötülük”tür tek gerçeği... İçinde “iyilik” olmayan insan yoktur gerçi ama o’ndaki “iyilik” en bastırılmış halindedir. Denesen dahi çıkaramazsın o “kötülük” altında ezilen “iylik”i... Sonra zamanla anlarsın ki uğraşmamalısın ve hatta terk etmelisin “C”yi... Geç midir acaba “terk” kararı? Hiçbir şey için hiçbir zaman geç olmadığını öğrendiysen değildir... Ama “geç” olduğunu düşünüyorsan da zaten ilk dakikadan itibaren “geç”tir...

D...
Korkaktır ve korkularıdır insanlara yaşattıkları... Ya da yaşatmaya çalıştıkları... Hep kaçar... Yakaladığında ise “SESLİ” olur bir anda... İkiyüzlüdür... O da bilir ki asla “SESLİ” olamayacak... Ama sever kendini kandırmayı her “SESSİZ” gibi... O’nunda içinde bir “SESLİ” vardır... En acısı da hayatında bildiği “gerçek” olan tek şey olan “SESLİLER”in arasında hiçbir zaman yer alamayacak oluşudur... Alamayacaktır çünkü asla bilemeyecektir...

BEN...

“SESLİLER”den miyim yoksa “SESSİZLER”den mi asla bilemeyeceğim... Her insan gibi muhtemelen ikisini de barındırıyorum. Tıpkı benim “SESLİ”min bir başkasının “SESSİZ”i oluşu gibi... Belki saçmalık ama kendimi “SESLİ” olarak görüyorum çoğu zaman... Çünkü “içimdeki”ni bulduğuma inanıyorum... Ama “SESSİZ” de buluyorum zaman zaman... Çünkü biliyorum ki bulamadığım daha bir sürü şey var içimde... Tek bildiğim şey he zaman “SESLİ” olmaya çalışacak oluşum bütün “SESSİZ”lere rağmen... Yeter ki yanımdaki “SESLİLER” seslerini asla yitirmesin...

TANRI...
Hepimizin “iç”inde var olduğuna inandığımdır... Biz miyiz o’na hükmeden yoksa o mu bize hükmeden hiçbir zaman anlayamayacağımdır... Görmek istememiz yeterli midir yoksa o istediği zaman mı görünür asla bilemeyeceğimdir... Tek inanmak istediğim “istek” ile olmasıdır... Tıpkı “korkular”ımızın bizi yeneceğine inandığım gibi “sevgi” ve “inanç”ımızın bizi yücelteceğine inanmışımdır hep... Doğru yolda mıyım tartışılır... Tıpkı “SESLİ” ve “SESSİZ”liğimin tartışılacağı gibi... Ama buna inanıyor muyum..? Kesinlikle evet...

17 Kasım 2007 Cumartesi

KAÇIŞ (İSTANBUL)


Gidiyordum... Asla ayrılmam dediğim, ölene kadar burada yasayacağım,buradan başka bir yerde yapamam dediğim şehirden ayrılıyordum...Benim bu şehirden kaçışıma neden olan insanlara mı yoksa bu kadar güçsüz olduğum için kendime mi kızmalıydım bilmiyorum...
Gidiyordum... Nereye gittiğimi bilmeden sadece kaçıyordum. Bir umut kendimi kurtarırım diye düşünüyordum... Bu şehirde yasadığım her gün kendimi biraz daha olduruyordum... En son isteyeceğim şeyi yapıyor ve bu şehirden ayrılıyordum...
Son bir kez Beşiktaş’a gitmeye karar verdim... Elimde çantam... Belki de İstanbul’a en sevdiğim yerlerden biri olan Beşiktaş’tan veda etmek istedim... Sahilde oturdum,her zamanki gibi yine bir cay söyledim kendime. Kuşlar cıvıl cıvıldı, deniz ise ayrı bir güzeldi... İstanbul’da mı seviniyordu gitmeme? O da mı hiç sevmemişti beni? Onunla da mı sahte bir ilişkimiz vardı?
Bir an durdum. Beynimden bu soruları silmeye çalıştım. Herkesle yasadığım sahte dostluklar gibi onunla da sahte bir ilişki yasıyordum ama son kez de olsa kendimi kandırmaya razıydım. Belki de üzüntüden kuşlar güzelce cıvıldıyordu... Belki de deniz üzüntüden bu kadar güzeldi... Son kez onları güzel göreyim istediler... Kendimi mi kandırıyordum? Neyse zaten ne fark eder bunu hep yapmamış mıydım?
Kendi kendime demiştim ki “bir cay içip kalkacağım.” Vedayı fazla uzatmaya gerek yok diye düşünüyordum. Daha üzücü, daha kırıcı oluyordu böyle... Ama yapamadım, bir cay daha söyledim. Doyamadım İstanbul’a. Beni sevmemesine rağmen içinde barındırdığı tüm kötülüklere rağmen seviyordum onu. Tıpkı hayatımdaki her insanı sevdiğim gibi... Ama arada bir fark vardı. İnsanlar beni hep terk etmişti ama bu sefer ben terk edecektim... Ben terk edecektim çünkü bir kez daha canımın yanmasını istemiyordum... Sadece bir tek sorun vardı, başarabilecek miydim?
Çayımda yalnızca son bir yudum kalmıştı, içemiyordum... İçemiyordum çünkü onu bırakmak istemiyordum. Korkuyordum yine yalnız kalmaktan. O vardı benim için artık sadece. Onunla güzel bir ilişkimiz vardı. Biliyorum sadece benim acımdan güzeldi ama olsun... Biliyorum yine kendimi kandırıyordum ama başka çarem var mıydı? Hep kendimi kandırmamış mıydım? Yalnız kalmamak için... Sadece yalnız kalmamak için...
Gözlerim doldu... Kendime acıdığımdan mı yoksa ayrılığın verdiği hüzünden mi bilmiyorum. Hava kapatıyordu yavaş yavaş. Sanrım İstanbul’a teşekkür etmem gerekiyordu, beni sevdiğim bir havayla uğurlayacaktı. Düşünüyordum da yalnızlık bana ufacık şeylerden mutlu olmayı öğretmişti...
Kalkmak üzere hesabı istedim. Şerif Amca hesapla birlikte bir cay daha getirdi, “bu da bizden” dedi ve gülümsedi. O kadar güzel gülümsedi ki içim ısındı. Yıllardır görürdüm onu. Nasıl da yaslanmıştı. Hafif kilolu, beyaz saçlı, ton ton tatlı bir amcaydı. Hafif aksayarak yürürdü.
Son bir cay daha... Hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Sadece İstanbul’un sesini dinlemeye... Belki bana son birsek söyler diye duşundum... Kimsenin yapamadığını o yapar diye... Gözlerimi kapadım... Denizin, kuşların, teknelerin, insanların sesini dinledim... Her zamankine Gore bir sakinlik bir huzur mevcuttu... Üzüntüden mi sessizdi? Tabii ki hayır... Bu sefer böyle düşünerek kendimi kandırmayacaktım. Sakindi, sessizdi çünkü bana söyleyecek birsiyi yoktu... Herkes gibi onunda yoktu...
Hava iyice kapamıştı ve serinlemişti. Çayımda bitmişti. Evet, ayrılık vakti gelmişti. Dolu dolu olan gözlerimden yaslar süzülmeye başlamıştı... Ama ağlamamalıydım. Yine beni sevmeyen biri için gözyaşı dökmemeliydim... İçindekiler beni terk etmişti, biliyorum o da bana bunu yapacaktı! Ama bu sefer izin vermeyecektim. Bu sefer ben yapmalıydım, başarmalıydım...
Kafamdan bindir düşünce geçiyordu, kendimi avutmaya çalışıyordum, yaptığımın doğru olduğuna inandırmaya... Ağlamamalıyım diyordum. Ama yapamıyordum. Sanırım acı çekmeye mahkûmdum...
Kalktım sahilden bir taksiye binip herhangi bir otobüs firmasına gitmeye karar verdim. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Zaten İstanbul’dan başka bir yer olacaksa hiç bir önemi yoktu neresi olduğunun...
Taksiye binebileceğim bir yere doğru yürümeye başladım. O sırada yağmur başladı. Deli gibi yağmaya başlamıştı. Ve evet... Yine ağlamaya başladım... İstanbul ağlıyordu, bende... O neden ağlıyordu acaba? Benim için mi? Sanmıyorum... Kim benim için ağlamıştı ki... Ama ben onun için ağlıyordum... Ben onun için bir hiç olsumda o benim her seyimdi... Olduğum yerde durdum... Yağmur deli gibi yağıyor, ben deli gibi ağlıyordum...Yapamayacaktım! Yine başaramayacaktım...
Tekrar yürümeye başladım... Hızlı adımlarla... Bunu başarmalıydım. Zorda olsa başarmalıydım... Taksiye binebileceğim bir yere gelmiştim. Bir tane taksi durdu önümde ama binmedim... Hala oyalıyordum kendimi, belki de İstanbul’u...
Herkes yağmurdan kaçıyordu. Bense altında durmuş sırılsıklam oluyordum... Evet yapamayacaktım, başaramayacaktım...
Gelen ilk taksiye bindim hemen...”Nereye?” dediğinde; evimi tarif ettim. Başaramayacaktım evet... Ama sanırım terk etmeye değil, terk edilmeye alışıktım... Ağlıyordum...
Eve geldim... Çantamı odama bırakıp mutfağa geçtim ve kendime bir fincan kahve yaptım. Daha sonra salona geçip bir köseye oturdum... Ne hüzünlü ne de mutluydum... Sadece sunu düşünüyordum “O beni ne zaman terk edecek?” Evet yapacağım tek şey bunu beklemekti...Alışkın değil miydim zaten..?

25.04.02–00.00