9 Aralık 2007 Pazar

ŞİZOFRENİYE GİRİŞ...



Hayatta bir sürü duygu yaşıyoruz. Üzüntü, mutluluk, korku, sevgi... Bütün duygulara birer ad verilmiş. Birileri üşenmemiş ve “kalbim çarpıyor, ağlamak istiyorum, yalnız hissediyorum kendimi bunun adı ‘korku’ olsun” , “Herkesi seviyorum, yaşamayı seviyorum, her şeyden çok keyif alıyorum bunun adı ‘mutluluk’ olsun” demiş... Bu isimler verileli de yüzyıllar geçmiş... Ama unuttukları bir şey kalmış... Unuttuklarının fakrında bile olmadıkları belki de isimlendirmekten korkup kaçtıkları... Herkes bu duygusunu tasvir ederek anlatmış ama hiç kimsenin anlattığı birbirini tutmadığı için bir isim verilememiş...
“Üzüntü” dediğimizde herkes anlarken, “sevgi” dediğimizde herkes bu duygunun ne olduğunu bilirken ne olmuşta kimse bu duyguya ortak bir ad verememiş? Ve hatta ne olmuşta insanların kaçmasına, uğraşmamasına sebebiyet vermiş?
Kimine göre dünyanın en korkunç duygusu iken nasıl olmuşta bir başkasına göre olmadan yaşayamayacağı bir duygu olmuş? Nasıl olmuşta bir kısım insan ondan korkarak kaçarken diğerleri onun peşinden koşmuş? Ve neden bu duygu bir yandan asla konuşulmayanlar arasında yer alırken bir yandan da konuşularak kirletilen bir duygu olmuş? Birilerini özenle seçip bulurken bu duygu, diğerlerinin yakınına bile uğramamış... Kaçanı kovalamış, kovalayana ise asla yakalanmamış... “Yakalamış” ya da “yakalanmış” fark etmez herkesin bu duyguyla ilgili kendi geçmişi olmuş ve birçoğu bunu dile getirmemiş. Dile getirenlere deli gözüyle bakılmış, getirmeyenlere ise ruhsuz...
Ve bir gün... Olmadan yaşayabileceğime inandığım bir duyguyken beni onsuz kılacak her şeye tepkili olmama sebebiyet verip ondan kaçtığımı, kaçarak hata ettiğimi defalarca yüzüme vurdu... Asla konuşmadım ona dair, kirletenlere ise tepkili oldum her daim. Birçok kişiye yaptığı gibi beni de kaçarken özenle yakaladı. Peki ya bana ne yaptığını biliyor muydu?
Duyguların duygusu var mıydı ki bunu hissedebilecekti..?

1 Aralık 2007 Cumartesi

The Thin Line Between Love and Hate...


Bazen o ince çizgi üzerinde yürürken gözlerimi kapatıyordum. Korkuyordum o uçuruma düşerim diye. O uçurum diyorum çünkü ne tarafı olduğu ne fark eder... İkisi de birbirinden biter, ikisi de birbirinden can acıtıcı. İnsan canının acımasını ister mi? Bunun cevabının “istemez” olduğunu düşünüyorum. Peki istemiyorsa nende aşık olmak ister ya da neden her daim nefret doludur? Bu ikisi de olduğuna göre buradan biz insanların acı çekmeyi sevdiği sonucuna varabilirim diye düşünüyorum...
Biz insanlar acı çekmeyi severiz... Hepimiz...
Madem severiz neden kendine fiziksel anlamda acı çektirenlere hasta muamelesi yaparız? Neden onlar yaratıkmışçasına onlara bakar ve onları anlamamakta diretiriz. Aslında bizlerde hasta değil miyiz? Eh nede olsa biz de acı çekmeyi en az onlar kadar seviyoruz. Ve hatta bizler fiziki değil, ruhumuzda yaralar açıyoruz... Asla iyileşmeyecek ve en umulmadık analrda kanayacak yaralar.
Bazen o ince çizgi üzerinde yürürken gözlerimi kapatıyorum... Sadece sessizlik...
Bazen o ince çizgi üzerinde yürürken gözlerimi kapatıyorum... Sadece dengede durabilme umudu....

2005