27 Ocak 2008 Pazar

Running Up That Hill...


It doesn't hurt me. You want to feel, how it feels? You want to know, know that it doesn't hurt me? You want to hear about the deal I'm making. You, If I only could, be running up that hill You and me If I only could, be running up that hill And if I only could, Make a deal with God, Get him to swap our places, Be running up that road, Be running up that hill, Be running up that building. If I only could You don't want to hurt me, But see how deep the bullet lies. Unaware that I'm tearing you asunder. There's a thunder in our hearts, baby So much hate for the ones we love? Tell me, we both matter, don't we? You and me, won't be unhappy

Life Is What You Make It...


Belki doğru kişiyle tanışmadan önce birkaç yanlış kişiyle tanışmamız gerekiyor...
Belki açık olan kapılar bir bir yüzümüze kapandığında kapalı olan kapıya uzun süre bakarak açılan yeni kapıyı göremez, kendi kendimizi mahvederiz...
Neye sahip olduğumuzu kaybedene kadar anlayamamamız da ayrı bir olay... Ama aynı şekilde neyi kaçırdığımızı da bize gelene kadar bilmiyoruz:)
Birilerini çok seviyor oluşumuz o sevginin bize aynı şekilde döneceği anlamına gelmiyor. Hatta bunu hiçbir zaman beklememeliyiz ancak sadece sevginin onların da içinde büyümesini beklemeliyiz...
Her zaman kendimizi mutlu kılacak umutlarımızla yaşamalıyız...
“It takes only a minute to get a crush on someone, an hour to like someone, and a day to love someone, but it takes a lifetime to forget someone.” Cümlesini hep beraber alkışlamalıyız.
“Dream what you want to dream; go where you want to go; be what you want to be, because you have only one life and one chance to do all the things you want to do.” Bunu cümleyi ise alkışlamalı bir de önünde saygı ile eğilmeliyiz.
“The brightest future will always be based on a forgotten past, you can't go on well in life until you let go of your past failures and heartaches.” Bunun doğruluğunu inkar etmemliyiz. Vs. vs. vs. ve de vs....


-2002 Ekim-

Günümüzden Not: Bıdı bıdı'ya gelince çok, uygulama yok. Otur, sıfır! hahaha

21 Ocak 2008 Pazartesi

...

Sabahla akşam arasındaki
Farktır gülüşüm
Uzaklardan gelen
Şimdi ve burdayız tesadüfen
Ama hep istemedik mi neden
Nereye koşmalı bilmiyorum
Durusum ondandır uzulme

Ellerim bağlı gözlerim geçmişte
Ama bunların hepsi senin için
Hala
Ve burda
Güce ihtiyacım var
Dışarda savaş var
Kendimle gurur duymak için tüm bunlar
Ayağa kalktım herşeye rağmen
Herşey yokmuş meğer
Bana rağmen sen
Bulutların hikayeleri
Hep benim biliyorsun
Şeytanlarım inatlarım
Pişmanlıklarım benimle
Hala
Ve burda...

(Tanju Eren)

12 Ocak 2008 Cumartesi

I Was Just A Little Girl, But I Can't Go Back...




Şahane bir parktı... Bostancı’daki evimizin hemen yakınındaydı eve dönmemek için her türlü şımarıklığı yapar, akla karayı seçerdim. Sırf saatlerce o kaydıraktan kaymak için. Tek başıma... Bir de etrafı seyretmeyi seviyordum bir sürü çocuk güle oynaya kayardı kaydıraktan, sallanırdı salıncakta... Belki de en büyük keyfim onları izlemekti. En kötü kısmı ise eve dönüş, en sevilmeyen cümle “Hadi hava kararıyor artık...”tı. Hala en büyük keyfimdir... Park, salıncaklar, kaydıraklar, insanlar... Sessizce saatlerce izlemek...

Anneme “Parçalayıp atabilir miyim?” diye sormuşum... O kısmını hatırlamıyorum ama olay anını gayet net hatırlıyorum. Kolunu, bacağını, kafasını nasıl kopardığımı ve onları nasıl bir bir sinirli bir şekilde camdan aşağıya attığımı... Kime ya da neye kızdığımı hatırlamıyorum. Hatırlayamayacak kadar da çok zaman geçti üstünden. Geleceğin henüz gelmemiş öfkesiydi belki de... Hala zaman zaman içimden gelmiyor değil... Ama bitti, gitti... Artık kırılmaması gereken zincirler arasında...

Yılın 6 ayını anjin geçiriyordum. Ee kolay değil basketbolcu olacağım ya saatlerce dışarıda benim için özel boyutlandırılmış (!) potada elimde basketbol topu koşturup terliyordum. Bir yanımda deniz bir yanımda uçsuz bucaksız orman... Oksijen bol, enerji tavan yapmış durumda... Bir oraya, bir buraya koşturup sonu gelmeyen atışlarım için“10’da 10 yapayım bitsin, geliyorum” cümlelerini sarf ediyordum. Genelde 10’da 10 olmuyordu tıpkı şuanda olduğu gibi... Olduğunda ise söylemiyordum olduğunu, sırf biraz daha koşturmak için “Olmadı hala, yapayım geliyorum” diyordum. Bu da tıpkı şimdi olduğu gibi... Halbuki ne zorun var dimi? Al sana 10’da 10, bunu istiyordun... Ama yok, olmaz...

Kendi (!) paramla aldığım ilk şey, bisikletim. Az macera yaşamadık onunla. “Deniz kenarında kullanmayın sakın tehlikeli, arka yolda da kullanmayın ama orası da tehlikeli. Arka bahçe iyidir”... Biri tehlike mi dedi? Ev-vet! (Evet anlıyorum...) Biraz maceradan kim zarar görmüş ki? Eh madem deniz kenarı olmaz camdan görürler o zaman haydi arka yola. Buraya kadar her şey tamam... Peki akşam eve dönüldüğünde kapıdan girer girmez pis eller bile yıkanmadan girilen itiraf bombardımanı neden? Peki ya onun etkilerini hala yaşamak? Programlanmış vaziyette mi geliyoruz dünyaya yoksa bu programlar belli periyotlarla mı yerleştiriliyor beynimize? Peki ya “Delete” tuşu nerde?

“Ayılarımı da aldık dimi?”
“Bıraktık onları canım..”
“Neden?!”
“Artık çok eskidi onlar yenisini alırız hem sana”
Kim neye göre karar veriyor buna anlayabilmiş değilim. Eskimişmiş... Eskiyi seviyorum ben! Her gün yeni bir “yeni”yi değil eskimiş olanı, emek verdiğim ve karşılığında da emek gördüğümü istiyorum ben. Bugün olsa uçaktan koşarak iner onları kurtarmak için yine “eski” sıfatını almış evimize giderdim. Şimdi arasam asla bulamayacağım ama yakın bir zaman kadar hala her gece “keşke yanımda olsalardı” dediğim ayılarımı. Bugün bile parçam haline getirdiklerimden kopamıyorum. Yenilere sıcak değilim ama o yenileri eskiler bölümüne kaldırdım mı da kopamıyorum. Sancısına tahammülüm yok. Ama maalesef öyle ya da böyle bu şekilde yaşıyoruz...

Yerler, zamanlar ve kişiler farklı olabilir ama insan değişmiyor. Aynı kırıklıklar, aynı pişmanlıklar, aynı burukluklar... Her şey aynı... Doğduğunda neysen ölürken de o oluyorsun demek ki... Ama aradaki tek fark belki de en önemli fark o masumiyetten eser kalmamış olması... Mümkün müdür dönmek?

-to be continued-